İNSAN RUHUNUN KIRILMA NOKTALARI
İNSAN RUHUNUN KIRILMA NOKTALARI
İnsan ruhu bir anda kırılmaz; çoğu zaman sessizce çatlar… Tıpkı dışarıdan dimdik görünen eski bir konağın, yıllar boyunca yağmurla, rüzgârla, ihmalle içten içe çürümesi gibi; insan da çoğu zaman bir tek acıyla değil, tekrar eden hayal kırıklıklarıyla, anlaşılmamış cümlelerle, içine gömdüğü suskunluklarla ve kimseye anlatamadığı yorgunluklarla yavaş yavaş kırılır.
İNSAN RUHUNUN KIRILMA NOKTALARI
Zeynep MERÇAN
Çünkü ruhun en derin yaraları gürültüyle değil, sessizlikle açılır.
İnsan hayatında bazı anlar vardır ki, o ana kadar taşıdığı bütün dayanıklılık birden anlamını yitirir; bir söz, bir terk ediliş, bir vefasızlık, bir kayıp ya da hiç beklemediği bir ilgisizlik, ruhunda yıllardır ayakta duran görünmez sütunları sessizce yıkabilir. Ve çoğu zaman insanı en çok yoran şey yaşadığı acının büyüklüğü değil, o acıyı yaşarken kendini yapayalnız hissetmesidir. Çünkü insan, yükü ağır olduğu için değil; yükünü paylaşamadığı için yorulur.
Modern çağın en büyük trajedilerinden biri de, herkes güçlü görünmeye çalışırken, aslında içten içe kırılmış ruhlar hâlinde yaşamaya devam etmesi değil midir? İnsanlar artık ağlamayı değil, gizlemeyi öğreniyor; susmayı bir olgunluk sanıyor; tükenmişliği ise yoğunluk adı altında normalleştiriyor. Oysa bastırılan her duygu, insanın içinde zamanla büyüyen görünmez bir ağırlığa dönüşüyor. Ve insan bazen en çok, kimse fark etmeden tükeniyor.
“İnsanın en büyük acısı, anlaşılmamış olmaktır.”
Gerçekten de ruhun kırılma noktalarından biri, kendini anlatamamaktır. İnsan bazen konuşur ama duyulmaz; bazen kalbini açar ama yanlış anlaşılır; bazen yardım istemeden yardım bekler. Ve en ağır yalnızlık, kalabalıklar içinde hissedilen yalnızlıktır. Çünkü insanı en çok sessizlik değil, içindeki fırtınayı kimsenin fark etmemesi yorar.
Ruhun kırıldığı yerlerden biri de güvenin sarsıldığı anlardır. İnsan herkese değil, inandığı kişilere karşı savunmasızdır. Çünkü ihanet yabancıdan gelince şaşırtır; sevdiğinden gelince insanın içindeki dünyayı değiştirir. O saatten sonra insan sadece karşısındakine değil, kendi hislerine de yabancılaşmaya başlar. İşte bu yüzden bazı kırgınlıklar geçmez; sadece insanın karakterine dönüşür.
“İnsan, taşıdığı karanlıkla yüzleşmeden aydınlanamaz.”
Çünkü ruhun kırıldığı anlar aynı zamanda insanın kendini en çıplak hâliyle gördüğü anlardır. Güçlü sandığı yanlarının aslında ne kadar hassas olduğunu, yıllarca kaçtığı korkularını, bastırdığı eksikliklerini ve gizlediği yaralarını ilk kez o zaman fark eder. Acı, insanın maskelerini düşürür. Ve insan bazen en çok, kendisiyle karşılaşınca yorulur.
Hayatta bazı insanlar vardır; herkese iyi gelir ama kimse onlara nasıl olduklarını sormaz. Hep ayakta kalmaları beklendiği için yorgunlukları görünmez olur. Oysa güçlü insanların da dinlenmeye, anlaşılmaya ve bazen sadece sessizce yanında durulmasına ihtiyacı vardır. Çünkü sürekli güçlü olmak zorunda kalmak da ruhu kıran ağır yüklerden biridir.
“İnsanı tüketen şey, yaşadığı acılar değil; onların anlamsız olduğunu düşünmesidir.”
İşte tam da bu yüzden insan ruhu sadece acıyla değil, anlamsızlık hissiyle kırılır. Sabah uyanınca içinden hiçbir şey yapmak gelmemesi, kalabalıklar içinde bile boşluk hissetmesi, eskiden sevdiği şeylerden artık heyecan duymaması… Bunlar ruhun sessiz yorgunluklarıdır.
Modern insanın en büyük sancılarından biri de şudur ki; her şeye sahip olmaya çalışırken, kendini kaybetmek.
Bazen insanın ruhu bir kayıpla kırılır; bazen bir çocukluk eksikliğiyle, bazen geç kalınmış sevgilerle, bazen de yıllarca “iyi görünmeye” çalışmaktan… Çünkü insan ruhu demir değildir; yorulur, incinir, susar ve zaman zaman kendi içine kapanır. Fakat yine de insanın içinde, bütün kırılmışlıklarına rağmen sönmeyen garip bir direnme gücü vardır. Belki de insanı insan yapan şey, defalarca kırıldığı hâlde yeniden ayağa kalkabilmesi. Belki de mesele hiç kırılmamak değildir. Çünkü bu dünyada incinmeden yaşamak mümkün değildir. Asıl mesele, kırıldıktan sonra kalbin tamamen taşlaşmasına izin vermemektir.
Çünkü insanın ruhunu ayakta tutan şey kusursuzluğu değil; hâlâ hissedebiliyor olmasıdır. Ve belki de insan, en çok yaralı olduğu yerden insan kalmayı öğrenir.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.