Reşit Olmak mı, Ayırt Etme Gücü mü? Hukuki ve Cezai Sorumlulukta Asıl Ölçüt Hangisi?
Prof. Dr. Seyithan Deliduman yazdı: Reşit Olmak mı, Ayırt Etme Gücü mü? Hukuki ve Cezai Sorumlulukta Asıl Ölçüt Hangisi?
Reşit Olmak mı, Ayırt Etme Gücü mü? Hukuki ve Cezai Sorumlulukta Asıl Ölçüt Hangisi?
Prof. Dr. Seyithan Deliduman
Hukukta yaş önemlidir; ancak her zaman belirleyici değildir. Takvim yaşı, hukuk düzeni açısından objektif bir ölçüt sağlasa da sorumluluğun temelini tek başına oluşturmaz. Asıl belirleyici olan, kişinin yaptığı davranışın anlam ve sonuçlarını kavrayabilmesi, başka bir ifadeyle ayırt etme gücüne sahip olup olmadığıdır.
Bu nedenle hukuki sorumluluk ile cezai sorumluluk arasında mutlak bir yaş paralelliği kurulmamıştır. Medeni hukukta erginlik kural olarak on sekiz yaşın doldurulmasıyla kazanılır. Buna karşılık ceza hukuku, sorumluluğu yalnızca reşit olma şartına bağlamamış; bireyin zihinsel ve iradi gelişimini esas alan farklı bir sistem benimsemiştir.
Nitekim Türk Ceza Kanunu’nda cezai sorumluluğun başlangıcı on sekiz yaş değildir. Kanun koyucu, çocukların gelişim düzeylerini dikkate alarak kademeli bir sorumluluk sistemi oluşturmuştur. On iki yaşını doldurmayan çocukların cezai sorumluluğu bulunmamaktadır. On iki ile on beş yaş arasında ise çocuğun işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneği her somut olayda ayrıca değerlendirilmektedir. On beş yaşını dolduran çocuklar bakımından ise cezai sorumluluk esas kabul edilmiş, yalnızca yaş küçüklüğü nedeniyle cezada indirim öngörülmüştür.
Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Bu yaş sınırları belirlenirken esas alınan toplumsal ve pedagojik kabuller, acaba günümüz şartlarında hâlâ aynı ölçüde geçerliliğini korumakta mıdır?
Bugünün çocukları, dijital çağın içinde yetişmektedir. Çok küçük yaşlarda akıllı telefon kullanabilmekte, yapay zekâ uygulamalarından yararlanabilmekte, sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşabilmekte ve dünyanın herhangi bir yerindeki bilgiye saniyeler içinde erişebilmektedir. Bu durum, onların bilgiye ulaşma, olayları değerlendirme ve sebep-sonuç ilişkisi kurma biçimlerini önceki nesillerden önemli ölçüde farklılaştırmaktadır.
Kuşkusuz teknolojiyi etkin kullanabilmek tek başına cezai olgunluğun göstergesi değildir. Ancak gelişim psikolojisi, nöropsikoloji ve eğitim bilimleri alanındaki güncel çalışmalar, çocukların bilişsel gelişim süreçlerinin değişen çevresel koşullardan etkilendiğini göstermektedir. Bu nedenle çocukların hukuki sorumluluğuna ilişkin yaş sınırlarının da bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirilmesi, hukuk politikası bakımından üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.
Kanaatimizce Türk Ceza Kanunu’ndaki yaş grupları ve cezai sorumluluğa ilişkin hükümler; hukukçuların yanı sıra çocuk ve ergen psikiyatristleri, pedagoglar, gelişim psikologları, adli psikologlar, nörobilim uzmanları ve eğitim bilimcilerinden oluşacak disiplinler arası bir kurul tarafından yeniden ele alınmalıdır. Hukuk politikası oluşturulurken değişen çocukluk olgusu ve bilimsel gelişmeler göz ardı edilmemelidir.
Burada savunulan görüş, cezai sorumluluk yaşının mutlaka düşürülmesi değildir. Savunulan düşünce, mevcut yaş sınırlarının günümüzün bilimsel verileri ve toplumsal gerçekliği ışığında yeniden değerlendirilmesidir. Hukukun görevi yalnızca mevcut kuralları uygulamak değil, gerektiğinde bu kuralların çağın ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini de sorgulamaktır.
Ceza hukukunun temelinde reşit olmak değil, ayırt etme gücü bulunmaktadır. O hâlde tartışılması gereken husus, on sekiz yaşından önce cezai sorumluluğun bulunup bulunmadığı değil; ayırt etme gücünün günümüz bilimsel verileri ışığında nasıl daha sağlıklı belirleneceği ve mevcut yaş sınırlarının çağın gerçekleriyle ne ölçüde uyumlu olduğudur.
Bu noktada çocuk adalet sisteminin temel amacının cezalandırmak değil, çocuğu topluma kazandırmak olduğu da unutulmamalıdır. Ancak çocukları koruma ilkesi ile mağdurun adalet beklentisi arasında makul bir denge kurulması da hukuk devletinin vazgeçilmez gereklerindendir. Hukuk yalnızca faili değil; mağduru, mağdur yakınlarını ve toplumun adalet duygusunu da korumak zorundadır.
Nitekim çocuk adalet sisteminin geliştirilmesine yönelik yürütülen çalışmalar da bu hassas dengeyi kurma arayışının bir yansımasıdır. Sayın Adalet Bakanı Akın Gürlek’in çocuk adalet sisteminin daha etkin, daha koruyucu ve uygulamadaki sorunlara daha duyarlı bir yapıya kavuşturulmasına yönelik çalışmaları ve bu alanda bilimsel değerlendirmelere önem verilmesi yönündeki yaklaşımı, hukuk politikası bakımından dikkate değer bir gelişmedir. Bu çalışmaların, üniversitelerin, yüksek yargının, uygulayıcıların ve çocuk gelişimi alanındaki uzmanların katkısıyla desteklenmesi, yapılacak düzenlemelerin hem bilimsel temelini güçlendirecek hem de toplumsal kabulünü artıracaktır.
Çocuk adalet sistemi, günlük tartışmaların değil; bilimin, hukukun ve toplumsal vicdanın ortak aklıyla şekillenmelidir. Bu nedenle bu alanda yürütülen reform çalışmalarının geniş katılımla sürdürülmesi, hem çocukların üstün yararının korunmasına hem de toplumun adalet beklentisinin karşılanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
Aslında benzer yaklaşım özel hukukta da görülmektedir. Ayırt etme gücüne sahip küçükler bazı hukuki işlemleri yapabilmekte, belirli işlemlerden doğan sorumluluk üstlenebilmekte ve haksız fiillerinden kanunun öngördüğü şartlar çerçevesinde sorumlu tutulabilmektedir. Bu durum, hukuk düzeninin sorumluluğu yalnızca takvim yaşına değil, kişinin muhakeme gücüne ve davranışlarının sonuçlarını öngörebilme yeteneğine bağladığını açıkça göstermektedir.
Bugün tartışılması gereken mesele, cezai sorumluluğun on sekiz yaşından önce başlayıp başlamadığı değildir. Türk hukuku bu soruyu yıllar önce cevaplamıştır. Asıl tartışılması gereken konu; ayırt etme gücünün hangi bilimsel ölçütlerle belirleneceği, çocukların değişen bilişsel ve sosyal gelişim özelliklerinin hukuk politikalarına nasıl yansıtılacağı ve Türk Ceza Kanunu’ndaki yaş sınırlarının günümüz gerçekleri karşısında yeniden değerlendirilmesinin gerekip gerekmediğidir.
Hukuk yalnızca hak tanıyan bir düzen değildir; aynı zamanda sorumluluk yükleyen bir düzendir. Hak ile sorumluluk arasındaki denge bozulduğunda adalet de zedelenmeye başlar. Gerçek adalet, yalnızca takvim yaşına değil; bilinç düzeyine, iradeye ve davranışın sonuçlarını öngörebilme yeteneğine de bakar. Hukuk, toplumu geriden takip eden değil; toplumu doğru okuyarak kendisini yenileyebilen yaşayan bir kurumdur. Değişen çocuklara rağmen hukuk aynı kalacaksa, tartışılması gereken yalnızca çocuklar değil, hukukun kendisi de olmalıdır.Tamam
Yorumlar
+ Yorum YapHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Gözden Kaçmasın
Nuran KIRLAK: Evrende 'Dengeleme' Adaleti
Görüntüle →İlginizi Çekebilir





Trend Haberler
YAŞ Sonrası Valiler Kararnamesi ve Kabine Değişikliği! Ankara Kulisleri Hareketli







