Vicdana Yazılan Hikâyesi
Vicdana Yazılan Hikâyesi
28 Nisan, takvim yapraklarında yalnızca bir gün değildir; o, insanlığın en temel değerlerinden birinin, “yaşatma” iradesinin savunulduğu bir eşiktir. Sağlıkta Şiddete Hayır Günü, bir hatırlatma olduğu kadar bir yüzleşmedir ve hayatı korumak için geceyi gündüze katanların, kendi hayatlarının tehdit altında olduğu bir düzenin sessiz tanıklığıdır.
28 Nisan "Sağlıkçıya Şiddete Hayır Günü", 17 Nisan 2012 tarihinde Gaziantep'te görevi başında bir hasta yakını tarafından öldürülen Dr. Ersin Arslan'ın anısını yaşatmak ve sağlıkta şiddet konusuna dikkat çekmek amacıyla ilan edilmiştir. 17.04.2020 tarihinde "Sağlıkta Şiddetin Önlenmesi Yasası" Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bir hastanenin koridorlarında yankılanan ayak seslerini düşünün; telaşlı, umutlu, bazen korku dolu… O seslerin arasında, beyaz önlüğün taşıdığı görünmez yük vardır. Bir doktorun, bir hemşirenin, bir sağlık çalışanının omuzlarında yalnızca bilgi değil; başkalarının hayatı, sevdikleri, geleceği taşınır. Ve bu yük, çoğu zaman görünmez bir fedakârlığın içinde erir. Çünkü sağlık çalışanı, yalnızca bir meslek icra etmez; o, insanın en kırılgan hâline şahit olur, en savunmasız anına dokunur.
Fakat ne acıdır ki, şifa dağıtan bu eller, zaman zaman şiddetin hedefi hâline gelir. Bir sözün keskinliği, bir öfkenin kontrolsüzlüğü, bir anlık taşkınlık; yıllarca verilen emeği, adanmışlığı ve insanlık onurunu zedeler. Oysa bir sağlık çalışanına yönelen şiddet, yalnızca bir kişiye değil; doğrudan doğruya yaşam hakkına, insan onuruna ve toplumsal vicdana yöneltilmiş bir saldırıdır.
Şiddetin olduğu yerde güven barınamaz. Güvenin olmadığı bir yerde ise şifa eksik kalır. Çünkü sağlık, yalnızca ilaçla, cihazla, teknolojiyle değil; güvenle, saygıyla ve insanlıkla tamamlanır. Bir hastanın, kendisini emanet ettiği ellere güven duyması ne kadar hayatiyse; o ellerin de korkusuzca görev yapabilmesi bir o kadar elzemdir. İşte bu yüzden 28 Nisan, yalnızca sağlık çalışanlarının değil, tüm toplumun meselesidir.
Her şiddet vakası, görünmeyen bir yarayı daha derinleştirir. O yara, yalnızca bir bireyin değil; bir sistemin, bir toplumun ve hatta bir geleceğin yarasıdır. Çünkü şiddet normalleştikçe, insanlık biraz daha eksilir. Empati azalır, anlayış körelir, sabır tükenir. Ve bir gün gelir, herkesin ihtiyacı olan o şefkatli dokunuş, korkunun gölgesinde titremeye başlar.
Oysa sağlık çalışanları, en zor zamanlarda bile geri adım atmamayı seçenlerdir. Pandemilerde, afetlerde, savaşlarda… İnsanların kaçtığı anlarda onlar kalmayı seçer. Yorgunluklarını gizleyip umut dağıtırlar. Kendi acılarını bastırıp başkalarının yarasını sararlar. Ve tüm bunları yaparken, karşılık olarak yalnızca saygı ve güven beklerler. Bu beklenti, bir ayrıcalık değil; en temel insan hakkıdır.
28 Nisan, işte tam da bu yüzden bir çağrıdır. Bir farkındalık, bir vicdan uyanışı, bir toplumsal sözleşme günüdür. Bu gün, “şiddete hayır” demenin ötesinde, “insana evet” demektir. Sağlık çalışanlarının yalnız olmadığını, onların emeğinin, sabrının ve insanlığının farkında olduğumuzu hatırlatma günüdür.
Belki de en önemlisi, bu gün bize şunu sorar:
Şifa veren ellere ne kadar kıymet veriyoruz?
Onların da birer insan olduğunu, korkabileceklerini, yorulabileceklerini, incinebileceklerini ne kadar hatırlıyoruz?
Çünkü unutulmamalıdır ki; bir gün hepimiz o koridorlarda yürüyenlerden biri olabiliriz. Hepimiz bir umutla bir kapıyı çalabiliriz. Ve o kapının ardında, korkmadan, tereddüt etmeden, yalnızca insan olduğu için yardım eden birinin varlığına ihtiyaç duyarız.
İşte bu yüzden, 28 Nisan yalnızca bir gün değil; bir duruş olmalıdır. Şiddeti reddeden, saygıyı büyüten, empatiyi çoğaltan bir duruş… Çünkü ancak o zaman, sağlık gerçekten “şifa” olabilir.
Ve belki o zaman, beyaz önlük yalnızca bir mesleğin simgesi değil; güvenin, merhametin ve insanlığın en saf hâli olarak kalmaya devam eder.
Sağlık sistemleri yalnızca binalardan, cihazlardan ya da sayılardan ibaret değildir. Onu ayakta tutan, insanın insana duyduğu saygıdır. Bir sağlık çalışanının güven içinde olmadığı bir yerde, verilen hizmet ne kadar güçlü olursa olsun, ruhunu kaybeder. Ve ruhunu kaybeden bir sistem, eninde sonunda işlevini de yitirir.
Her yükselen ses, her kontrolsüz öfke, aslında görünmeyen bir zincirleme etki yaratır. Bir doktorun içine düşen endişe, bir hemşirenin kalbinde büyüyen tedirginlik; yalnızca o anı değil, sonraki tüm anları etkiler. Dikkat dağılır, güven zedelenir, mesafe artar. Oysa sağlık, mesafe değil yakınlık ister; korku değil huzur ister.
Bu noktada sorumluluk yalnızca bireylerin değil, tüm toplumundur. Çünkü şiddet, çoğu zaman yalnızca uygulayanın değil; görmezden gelenin, normalleştirenin ve sessiz kalanların da gölgesinde büyür. Bir yanlış davranışa “anlık öfke” diyerek geçmek, onu meşrulaştırmanın ilk adımıdır. Oysa her şiddet, karşısında net bir duruş görmelidir. Tavizsiz, açık ve kararlı bir duruş…
Unutulmamalıdır ki; sağlık çalışanına yönelen şiddet, bir sınır ihlalidir. Ve sınırlar ihlal edildikçe, toplumun dengesi bozulur. Bugün bir hastanede başlayan saygısızlık, yarın hayatın başka alanlarında daha büyük kırılmalara dönüşebilir. Çünkü şiddet, bir kez kapıdan içeri girdiğinde, nerede duracağını bilmez.
Bu nedenle 28 Nisan, yalnızca anmak değil; önlem almak, bilinçlenmek ve değiştirmek için bir fırsattır. Eğitimle, farkındalıkla, hukukla ve en önemlisi vicdanla desteklenmesi gereken bir çağrıdır bu. İnsanlara yalnızca haklarını değil, sorumluluklarını da hatırlatan bir çağrı…
Şiddet, hiçbir zaman çözüm değildir; yalnızca daha büyük sorunların başlangıcıdır.
Ve eğer bugün bu gerçeği yeterince ciddiye almazsak, yarın kaybedeceğimiz şey yalnızca sağlık çalışanlarının huzuru olmayacaktır. Kaybedeceğimiz şey, birbirimize duyduğumuz güven, saygı ve insanlığın en temel bağı olacaktır.
Bu yüzden bu gün, yüksek sesle ve tereddütsüz söylenmelidir ki
şiddete karşı sessizlik de bir kabuldür.
Artık susmamak gerekir.
Artık görmezden gelmemek gerekir.
Artık açıkça, netçe ve kararlılıkla karşı durmak gerekir.
Çünkü bir toplumu ayakta tutan yalnızca yasalar değil, o yasaların arkasındaki vicdandır. Ve vicdan sustuğunda, en büyük gürültü bile gerçeği örtemez.
28 Nisan, işte tam da bu yüzden bir dönüm noktası olabilir. Eğer gerçekten istersek… Eğer gerçekten sahip çıkarsak… Eğer gerçekten “insana” değer verirsek.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.