ÇOCUKLARIMIZDAN ÖDÜNÇ ALDIĞIMIZ DÜNYA

SAĞLIK 06.06.2026 - 16:04, Güncelleme: 06.06.2026 - 16:04
 

ÇOCUKLARIMIZDAN ÖDÜNÇ ALDIĞIMIZ DÜNYA

Dünya Çevre Günü, çevre sorunlarına dikkat çekmek ve çevrenin korunmasına yönelik farkındalığı artırmak amacıyla her yıl 5 Haziran'da kutlanır. Bu özel gün, Birleşmiş Milletler tarafından 1972 yılında düzenlenen Stockholm İnsan Çevresi Konferansı sonrasında ilan edilmiş ve ilk kez 1973 yılında kutlanmıştır. Ülkemizde bu amaçla 1978 yılında Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, daha sonra Çevre Müsteşarlığı kuruldu. Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı 5-11 Haziran tarihleri arasını Çevre Koruma Haftası olarak kabuletti.
ÇOCUKLARIMIZDAN ÖDÜNÇ ALDIĞIMIZ DÜNYA  Zeynep MERÇAN Her yıl haziran ayı geldiğinde çevreyi konuşmaya başlıyoruz. Ağaçlardan, denizlerden, iklim krizinden, kuraklıktan ve giderek kirlenen dünyamızdan söz ediyoruz. Bir hafta boyunca doğaya dair mesajlar paylaşıyor, çevre bilincinin önemini vurguluyoruz. Sonra çoğu zaman hayatın alışılmış akışına dönüyoruz. Oysa doğa, yalnızca belirli günlerde ve haftalarda hatırlanacak bir konu değildir. Çünkü çevre dediğimiz şey, içinde yaşadığımız hayatın ta kendisidir. Sabah uyandığımızda pencereyi açıp içimize çektiğimiz hava çevredir. Musluğu çevirdiğimizde akan su çevredir. Soframıza gelen ekmek, meyve, sebze çevredir. Çocuklarımızın oyun oynadığı park, gölgesine sığındığımız ağaç, kıyısında yürüdüğümüz deniz çevredir. Kısacası çevre, bizden ayrı bir kavram değil; yaşamımızın görünmeyen ama vazgeçilmez parçasıdır. Ne var ki insanlık uzun zamandır bu gerçeği unutmuş görünüyor. Özellikle son yüzyılda doğayla kurduğumuz ilişki, birlikte yaşamaktan çok hükmetmeye dönüştü. Daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek ve daha fazla kazanmak uğruna toprağın sesini duymamaya başladık. Bir ağacın büyümesi için geçen yılları değil, kesildiğinde sağlayacağı kazancı hesapladık. Bir nehrin canlılığını değil, üzerine kurulacak tesisleri düşündük. Doğayı yaşamın kaynağı olarak görmek yerine, sınırsız bir kaynak deposu gibi değerlendirdik. Bugün yaşadığımız pek çok çevre sorununun temelinde işte bu anlayış yatıyor. Kuruyan göllerin fotoğraflarına bakıyoruz. Bir zamanlar kuş sesleriyle dolu olan sulak alanların sessizliğe gömüldüğünü görüyoruz. Orman yangınlarının ardından geriye kalan siyah görüntüler içimizi acıtıyor. Mevsimlerin alışılmış düzeninin değiştiğine tanıklık ediyoruz. Kışın ortasında bahar sıcaklıkları, yazın ortasında beklenmedik fırtınalar yaşıyoruz. Bütün bunlar bize doğanın dengesinin bozulduğunu anlatıyor. Aslında doğa uzun zamandır konuşuyor. Kuruyan her dereyle, kesilen her ağaçla, kirlenen her denizle bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ancak biz çoğu zaman onu dinlemek yerine kendi gürültümüzü büyütmeyi tercih ediyoruz. Betonun sesini kuşların sesine, egzozun kokusunu toprağın kokusuna üstün tutuyoruz. Oysa insan doğadan ayrı düşünülemez. Bir ağacın yok olması yalnızca bir ağacın yok olması değildir. O ağacın gölgesini kaybetmektir. O ağaca yuva yapan kuşları kaybetmektir. O ağacın temizlediği havayı kaybetmektir. Bir derenin kuruması yalnızca suyun azalması değildir. O dere etrafında kurulan yaşamın da eksilmesidir. Çevreyi korumak denildiğinde çoğumuzun aklına büyük projeler gelir. Oysa bazen değişim çok küçük davranışlarla başlar. Bir ağacı kesmemekle, bir fidan dikmekle, gereksiz tüketimden vazgeçmekle, suyu dikkatli kullanmakla, çöpleri ayrıştırmakla başlar. Çünkü doğaya verilen zarar da çoğu zaman küçük ihmallerin büyüyerek birikmesinden oluşur. Bugün çocuklara çevre bilinci aşılamaktan sıkça söz ediyoruz. Elbette bu çok önemlidir. Ancak çocuklarımıza çevre sevgisini yalnızca anlatarak öğretemeyiz. Onlar söylediklerimizden çok yaptıklarımıza bakarlar. Eğer biz yere çöp atıyorsak, suyu israf ediyorsak, yeşil alanların yok edilmesine sessiz kalıyorsak; çevre bilincini yalnızca sözlerle kazandıramayız. Belki de önce kendimize şu soruyu sormalıyız ki biz nasıl bir dünya bırakıyoruz? Yıllar sonra çocuklarımız ve torunlarımız bugünü nasıl hatırlayacak? Nefes almakta zorlandıkları şehirleri mi konuşacaklar, yoksa korumayı başardığımız ormanları mı? Kurumuş gölleri mi göstereceğiz onlara, yoksa yaşamaya devam eden doğal güzellikleri mi? Bu soruların cevabı bugünden verdiğimiz kararlarda saklı. Çünkü dünya bize dedelerimizden kalan bir miras değildir. Aslında biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık. Bu nedenle doğaya karşı sorumluluğumuz yalnızca bugüne değil, henüz doğmamış nesillere karşı da vardır. Çevre Koruma Haftası'nın en önemli mesajı da budur. Çevreyi korumak yalnızca doğayı korumak değildir; insanın geleceğini korumasıdır. Temiz bir hava, temiz bir su ve yaşanabilir bir dünya bırakabilmek, belki de gelecek kuşaklara verebileceğimiz en değerli hediyedir. Bir gün bu dünyadan ayrılıp gideceğiz. Geride bıraktıklarımız arasında makamlarımız, unvanlarımız ya da sahip olduğumuz eşyalar değil; yaşanabilir bir dünya bırakıp bırakmadığımız da yer alacak. İşte o gün geldiğinde vicdanımızın rahat olması için bugün doğaya karşı görevimizi hatırlamak zorundayız. Çünkü insanın doğaya ihtiyacı vardır. Ama doğanın insana ihtiyacı yoktur. Ve belki de çevreyi korumanın ilk şartı, bu gerçeği yeniden hatırlamaktır. Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Dünya Çevre Günü, çevre sorunlarına dikkat çekmek ve çevrenin korunmasına yönelik farkındalığı artırmak amacıyla her yıl 5 Haziran'da kutlanır. Bu özel gün, Birleşmiş Milletler tarafından 1972 yılında düzenlenen Stockholm İnsan Çevresi Konferansı sonrasında ilan edilmiş ve ilk kez 1973 yılında kutlanmıştır. Ülkemizde bu amaçla 1978 yılında Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, daha sonra Çevre Müsteşarlığı kuruldu. Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı 5-11 Haziran tarihleri arasını Çevre Koruma Haftası olarak kabuletti.

ÇOCUKLARIMIZDAN ÖDÜNÇ ALDIĞIMIZ DÜNYA 

Zeynep MERÇAN

Her yıl haziran ayı geldiğinde çevreyi konuşmaya başlıyoruz. Ağaçlardan, denizlerden, iklim krizinden, kuraklıktan ve giderek kirlenen dünyamızdan söz ediyoruz. Bir hafta boyunca doğaya dair mesajlar paylaşıyor, çevre bilincinin önemini vurguluyoruz. Sonra çoğu zaman hayatın alışılmış akışına dönüyoruz. Oysa doğa, yalnızca belirli günlerde ve haftalarda hatırlanacak bir konu değildir. Çünkü çevre dediğimiz şey, içinde yaşadığımız hayatın ta kendisidir.

Sabah uyandığımızda pencereyi açıp içimize çektiğimiz hava çevredir. Musluğu çevirdiğimizde akan su çevredir. Soframıza gelen ekmek, meyve, sebze çevredir. Çocuklarımızın oyun oynadığı park, gölgesine sığındığımız ağaç, kıyısında yürüdüğümüz deniz çevredir. Kısacası çevre, bizden ayrı bir kavram değil; yaşamımızın görünmeyen ama vazgeçilmez parçasıdır.

Ne var ki insanlık uzun zamandır bu gerçeği unutmuş görünüyor. Özellikle son yüzyılda doğayla kurduğumuz ilişki, birlikte yaşamaktan çok hükmetmeye dönüştü. Daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek ve daha fazla kazanmak uğruna toprağın sesini duymamaya başladık. Bir ağacın büyümesi için geçen yılları değil, kesildiğinde sağlayacağı kazancı hesapladık. Bir nehrin canlılığını değil, üzerine kurulacak tesisleri düşündük. Doğayı yaşamın kaynağı olarak görmek yerine, sınırsız bir kaynak deposu gibi değerlendirdik.

Bugün yaşadığımız pek çok çevre sorununun temelinde işte bu anlayış yatıyor. Kuruyan göllerin fotoğraflarına bakıyoruz. Bir zamanlar kuş sesleriyle dolu olan sulak alanların sessizliğe gömüldüğünü görüyoruz. Orman yangınlarının ardından geriye kalan siyah görüntüler içimizi acıtıyor. Mevsimlerin alışılmış düzeninin değiştiğine tanıklık ediyoruz. Kışın ortasında bahar sıcaklıkları, yazın ortasında beklenmedik fırtınalar yaşıyoruz. Bütün bunlar bize doğanın dengesinin bozulduğunu anlatıyor.

Aslında doğa uzun zamandır konuşuyor. Kuruyan her dereyle, kesilen her ağaçla, kirlenen her denizle bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ancak biz çoğu zaman onu dinlemek yerine kendi gürültümüzü büyütmeyi tercih ediyoruz. Betonun sesini kuşların sesine, egzozun kokusunu toprağın kokusuna üstün tutuyoruz.

Oysa insan doğadan ayrı düşünülemez.

Bir ağacın yok olması yalnızca bir ağacın yok olması değildir. O ağacın gölgesini kaybetmektir. O ağaca yuva yapan kuşları kaybetmektir. O ağacın temizlediği havayı kaybetmektir. Bir derenin kuruması yalnızca suyun azalması değildir. O dere etrafında kurulan yaşamın da eksilmesidir.

Çevreyi korumak denildiğinde çoğumuzun aklına büyük projeler gelir. Oysa bazen değişim çok küçük davranışlarla başlar. Bir ağacı kesmemekle, bir fidan dikmekle, gereksiz tüketimden vazgeçmekle, suyu dikkatli kullanmakla, çöpleri ayrıştırmakla başlar. Çünkü doğaya verilen zarar da çoğu zaman küçük ihmallerin büyüyerek birikmesinden oluşur.
Bugün çocuklara çevre bilinci aşılamaktan sıkça söz ediyoruz. Elbette bu çok önemlidir. Ancak çocuklarımıza çevre sevgisini yalnızca anlatarak öğretemeyiz. Onlar söylediklerimizden çok yaptıklarımıza bakarlar. Eğer biz yere çöp atıyorsak, suyu israf ediyorsak, yeşil alanların yok edilmesine sessiz kalıyorsak; çevre bilincini yalnızca sözlerle kazandıramayız.

Belki de önce kendimize şu soruyu sormalıyız ki biz nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Yıllar sonra çocuklarımız ve torunlarımız bugünü nasıl hatırlayacak? Nefes almakta zorlandıkları şehirleri mi konuşacaklar, yoksa korumayı başardığımız ormanları mı? Kurumuş gölleri mi göstereceğiz onlara, yoksa yaşamaya devam eden doğal güzellikleri mi?
Bu soruların cevabı bugünden verdiğimiz kararlarda saklı. Çünkü dünya bize dedelerimizden kalan bir miras değildir. Aslında biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık. Bu nedenle doğaya karşı sorumluluğumuz yalnızca bugüne değil, henüz doğmamış nesillere karşı da vardır.

Çevre Koruma Haftası'nın en önemli mesajı da budur. Çevreyi korumak yalnızca doğayı korumak değildir; insanın geleceğini korumasıdır. Temiz bir hava, temiz bir su ve yaşanabilir bir dünya bırakabilmek, belki de gelecek kuşaklara verebileceğimiz en değerli hediyedir.

Bir gün bu dünyadan ayrılıp gideceğiz. Geride bıraktıklarımız arasında makamlarımız, unvanlarımız ya da sahip olduğumuz eşyalar değil; yaşanabilir bir dünya bırakıp bırakmadığımız da yer alacak. İşte o gün geldiğinde vicdanımızın rahat olması için bugün doğaya karşı görevimizi hatırlamak zorundayız.
Çünkü insanın doğaya ihtiyacı vardır. Ama doğanın insana ihtiyacı yoktur.

Ve belki de çevreyi korumanın ilk şartı, bu gerçeği yeniden hatırlamaktır.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve nethaberler.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.