BİLİNÇLİ ZİHİNLE BAKILAN YERDEKİ GERÇEKLİK
BİLİNÇLİ ZİHİNLE BAKILAN YERDEKİ GERÇEKLİK
Zeynep Merçan: Hakikatin Aynasında İnsan
İnsan, ekseriyetle dünyaya baktığını zanneder; lâkin hakikatte çoğu kez yalnızca bakışının yüzeyinde dolaşır ve gördüğünü sandığı manzaraların derinine inmeye cesaret edemez; çünkü bilinç ile bakmak, yalnız gözün değil, zihnin ve ruhun da uyanık olmasını icap ettiren ağır bir idrak hâlidir.
Zira insanın gördüğü dünya, çoğu zaman var olan dünyanın kendisi değil; kendi zihninin, hatıralarının, korkularının ve arzularının ince ince dokuduğu görünmez bir perdeden ibarettir. Her insan, farkında olsun yahut olmasın, hakikatin üzerine kendi iç âleminin renklerini sürer; böylece dışarıdaki gerçeklik, iç dünyasının akisleriyle yeniden şekillenir.
Bir sokakta yürüyen iki insanı düşününüz: Aynı taş kaldırımlardan geçerler, aynı rüzgâr yüzlerine dokunur, aynı gökyüzü üzerlerine eğilir; fakat biri o sokakta yalnızca kalabalığı ve hengâmeyi görürken diğeri insan hayatının sessiz hikâyelerini fark eder. Çünkü hakikat, yalnızca bakılan yerde değil; o bakışın taşıdığı şuurda zuhur eder.
İnsan zihni tuhaf bir mihverdir; nereye yönelirse dünya da o istikamette genişler. Şüpheyle bakanın etrafı ihtiyat ve korkuyla dolarken, umutla bakanın ufku ihtimallerle genişler. Bu sebeple gerçeklik dediğimiz şey çoğu zaman maddî âlemin kendisinden ziyade, insanın idrakinin derinliğinde teşekkül eder.
Ne var ki modern zamanların gürültüsü, insanın kendi hakikatine kulak vermesini güçleştirmiştir. İnsan kalabalıkların içinde yaşar, fakat kendi iç âleminin sessizliğine uğramaya vakit bulamaz. Halbuki insanın en büyük keşfi yeni şehirler, yeni ülkeler yahut yeni teknolojiler değil; bizzat kendi varlığının mahiyetini idrak edebilmesidir.
Bir gün gelir; insan hayatının telaşından yorulur, kalabalığın ortasında dahi derin bir yalnızlık hisseder ve nihayet kendi kendine şu suali yöneltir:
“Benim gördüğüm dünya gerçekten var olan dünya mı, yoksa bana öğretilmiş bir hakikatin gölgesinde mi yaşıyorum?”
İşte o sual, insanın iç kapılarını aralayan ilk anahtardır. Çünkü hakikatin yolu çoğu zaman dışarıya değil, içeriye doğru açılır. İnsan kendi derûnuna inmeye başladığında, bugüne kadar sıradan zannettiği pek çok şeyin aslında ne kadar derin manalar taşıdığını fark eder.
Bir ağacın gölgesi artık yalnızca serinlik değildir; sabrın ve kök salmanın sembolü olur. Bir rüzgâr esintisi yalnızca hava değildir; zamanın sessiz dokunuşu gibi hissedilir. Bir insanın bakışı ise yalnızca bir yüz ifadesi değil, yaşanmış yılların ve saklı hikâyelerin habercisi hâline gelir.
Çünkü insan bilinçle bakmayı öğrendiğinde, eşyanın yalnız suretini değil, sîretini de görmeye başlar.
Bu yüzden hakikati arayan insanın asıl yolculuğu uzak diyarlara değil, kendi iç âleminin derinliklerine doğrudur. İnsan kendini tanımadan dünyayı tanıdığını zanneder; fakat kendi karanlığını bilmeyen biri, ışığın hakiki manasını da idrak edemez.
Nihayet insan bir gün şu hakikati kavrar:
Gerçeklik, yalnız dış dünyada bulunan bir şey değildir; insanın bilinciyle anlam kazanan bir varoluş hâlidir. İnsan hangi gözle bakarsa dünya da o gözün rengiyle görünür.
Bu sebeple insanın en büyük keşfi yeni bir dünya bulmak değil, kendi bakışını değiştirebilmektir.
Zira bilinçli bir nazarla bakılan yerde yalnızca eşya değil; insanın kendisi de yeniden doğar.
Ve belki de hayatın en derin sırrı şudur:
İnsan hakikati ararken aslında dünyayı değil, kendi varlığının gizli hakikatini keşfeder.
Ve nihayet insan anlar ki hakikat, gürültünün içinde değil; düşünen zihnin sükûnetinde zuhur eder. Bu yüzden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Çünkü bilinçle bakmayı öğrenen insan, yalnız dünyayı değil; kendi hakikatini de keşfeder.
Okuduğunuz için teşekkür ederim,
Zeynep Merçan
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.