Berrin YAĞLIOĞLU: MEDENİYET ÜRETEN KONUTLARI

DİNİ HABERLER 08.06.2026 - 15:04, Güncelleme: 08.06.2026 - 15:04
 

Berrin YAĞLIOĞLU: MEDENİYET ÜRETEN KONUTLARI

Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU Yazdı! KİM İNŞA EDECEK?
KİM İNŞA EDECEK?  Derin ruhsuz buz gibi beton duvarlar manâ ve ruhsal derinliğe sahip olan insana yuva olamaz. İnsanlık adına; çimento demir ve çakıl taşlarından müteşekkil beton duvarları yan yana, üst üste dizmek  ev yapmak anlamına gelmez  ve gelmemeli. Bir milletin medeniyetinin tohumları önce evlerinde yeşermeye  başlar, sonra sokaklarına taşar, ardından şehirlerine ve devletine yansır iz iz, nefes nefes…  Bugün apartmanlarımızın beton duvarlarına baktığımızda yalnızca bir mimari değişim görmüyoruz. Aynı zamanda aile yapımızın kopuşlarını ve yol ayrımlarını, komşuluk ilişkilerimizin, birlik bütünlük bilincimizin ve kültürel hafızamızın nasıl dönüştürüldüğüne de şahit olmaktayız.  Eskiden Türk-İslam şehirlerinde evin kalbi salondu. Bütün kapılar o salona açılırdı ve ailenin muhabbet ritmi orada atardı. O salon sadece bir oda değil; ailenin buluştuğu, büyüklerin sözünün dinlendiği, çocukların terbiye aldığı, misafirlerin ağırlandığı bir mektepti.  Bir genç odasından çıktığında dedesiyle karşılaşır  selâmlaşır ve şakalaşır, annesinin halini hatrını sorar, babasının duasını alarak güne başlardı. İnsanlar aynı çatı altında yalnızca kendi nefsi  ve temel ihtiyaçları için yaşamaz, birbirleriyle duygusal ve sosyal temas içerisinde olurlardı. Bu ise inceden inceye sevgiyi, merhameti, saygıyı ve aileye olan aidiyet duygusunu perçinlenmesine zemin oluşturmaktaydı.   Bahçelerde eyvanlar bulunurdu. Çiçeklerle süslenmiş bu alanlar yaz akşamlarının sohbet mekânlarıydı. Komşuluk burada yaşanırdı. Mahalle kültürü burada oluşurdu. Aile bağları burada güçlenirdi. Ailenin, akrabanın ve hatta komşuların ihtiyaç ve sosyal yaşam münasebetleri burada paylaşılırdı.   Bugün ise modern mimari bize bambaşka bir hayat dayatmakta.  Uzun bir koridor düşünün. Bu koridorun iki tarafına boncuk gibi dizilmiş odalar…  Herkes odasından çıkıyor, kimse kimseyi görmüyor.  Salon artık evin merkezi değil, koridorun sonunda bulunan bir geçiş alanına dönüşmüş durumda. Kopuk ve yalnızlaştırılmış mekanlar silsilesi…      Bir de yetmezmiş gibi bilmem kaçıncı katta gökyüzünde beton duvarlar arasına sıkışıp kalıyorsunuz. Toprağa ulaşabilmeniz için, sizi  metrelerce aşağıya götürecek olan merdivenlere  veya asansöre ulaşmamız gerekiyor.  Mimari değiştiği için yaşam alanları, yaşam alanları değiştiği için  insan ilişkileri de değişiyor. Çünkü mimari sadece beton ve demir değildir. Mimari aynı zamanda sosyal davranış ve sosyal kültür  üreten bir mekanizmadır. Bir millet nasıl evler inşa ediyor ise  zamanla o evler de o milleti yeniden inşa eder.   Bugün gençlerin ailelerinden uzaklaşmasını, yalnızlaşmasını ve bireyselleşmesini yalnızca teknolojiye veya sosyal medyaya bağlamak eksik bir değerlendirmedir.Mekânlar da insanı şekillendirir. Koridor kültürü zamanla ben  kültürünü üretir. Kapalı kapılar zamanla kapalı gönüllere dönüşür.  Peki neden böyle oldu?  Çünkü son yüz yılda şehirlerimizi inşa ederken kendi medeniyet kodlarımızı terk ettik. Köklerimizin ve tarihi kodlarımızın  anlayışını değil, Batı'nın  apartman mantığını örnek almaya çalıştık. Lâkin  batıdan aldığımız her örnek gibi,  onu da eksik ve çarpık bir şekilde aldık. Kendi iklimimizi, aile yapımızı, komşuluk kültürümüzü ve inanç dünyamızı dikkate almadan, özümüze yabancı popüler kültürün  ithal şehir modellerini uyguladık. Daha da önemlisi, mimarlık eğitimimizi ve mesleki anlayışımızı büyük ölçüde Batılı normlara göre şekillendirdik.  Bugün Türkiye'de mimarlık fakültesinden mezun olan bir mimar, belirli kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra proje çizip imza atabilmektedir. Ancak dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde durum farklıdır.  Japonya'da bir mimarın üst düzey proje yetkisi alabilmesi için mezuniyet sonrasında yıllarca uygulama tecrübesi edinmesi ve zorlu ulusal sınavları geçmesi gerekir.  İngiltere'de tam yetkili bir mimar olabilmek için eğitim, staj ve mesleki yeterlilik süreçleriyle birlikte yaklaşık yedi yıllık bir yolculuk tamamlanır.  Almanya ve birçok Avrupa ülkesinde ise mesleki deneyim ve uzmanlık süreçleri tamamlanmadan tam yetki verilmez.  Burada dikkat edilmesi gereken nokta bir mimarın liyakat sürecinin oluşmasındaki sürenin uzunluğu değildir. Aynı zamanda  mimarın hangi medeniyet  değerleri  ve ölçüsü  ile yetiştirildiğidir.  Bir mimar yalnızca bina çizmeyi öğrenmez.İnsanın nasıl yaşayacağını da tasarlar. Öyleyse bir  mimar aynı zamanda; bir insanın nasıl düşüneceğini, ne hissedeceğini ve hangi ölçüler içerisinde ne şekilde nelerle iletişim ve irtibat kuracağını da tasarlar. Kısaca ifade etmek istediğim şu ki toplumsal psikoloji ve sosyal yaşamın ince ayarları da mimarın kaleminden çıkar. Eğer eğitim sistemi kendi tarihini, kültürünü ve medeniyet birikimini yeterince öğretmiyorsa ortaya çıkan projeler de o toplumun ruhunu ifade etmekte nakıs kalır.  Çünkü şehirlerimizi inşa ederken kendi hafızamızdan uzaklaşıyoruz.  Oysa ecdadımızın  eserlerine baktığımızda yalnızca taş ve kubbe görmeyiz. Orada insanı merkeze alan bir medeniyet anlayışı görmekteyiz. Mahremiyet ile sosyalliğin dengelendiği bir yaşam düzeni görmekteyiz. İnsanın Rabbi ile, ailesiyle, komşusuyla ve şehirle olan bağını güçlendiren bir tasarım anlayışı görmekteyiz.  Çözüm ise açıktır. Mimarlık eğitimleri yeniden gözden geçirilmelidir.  Türk-İslam şehircilik tarihi ve geleneksel konut kültürü mimarlık fakültelerinde temel dersler arasında yer almalıdır.  Mimar adayları yalnızca betonarme hesaplarını değil, aile sosyolojisini, mahalle kültürünü ve medeniyet tasavvurunu da öğrenmelidir. Yerel yönetimler ve merkezi idare yeni konut projelerinde ailenin bütünlüğünü ve insanın manevi ve psikolojik sağlığını  merkeze alan mimari standartlar geliştirmelidir.  Bugün beton yığınları arasında kaybettiğimiz şey, pek tabi yalnızca mimari değildir.  Ellerimizden kayıp giden; komşuluk, aile, aidiyet ve medeniyet tasavvurudur.  Türkiye'nin ikinci yüzyıldaki büyük yürüyüşü büyük hayati bir önem arz etmekle beraber,  yalnızca savunma sanayisinde, kentsel altyapısal unsurlarda değil; ancak kât’a kendi medeniyet köklerinden beslenen şehirler işa edebilmesinde  de yatmaktadır.  Çünkü şehirlerimizi yeniden inşa etmek;  mimar Turgut Cansever'in de ifade ettiği üzere “ Şehri imar ederken, nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder. “  sözünde vurguladığı gibi insanı  merkeze  alan aidiyet duygusunu güçlendiren, sosyal alanlar oluşturmaya değer vermemiz gerekmiyor mu?     Ve unutulmamalıdır ki; bir milletin medeniyet iddiası sadece söz ile değil, kendi öz  kültürünü evrensel bilim akıl hukuk ve sanatla harmanlayarak, geçmişini hiçe saymadan geleceğe yön verme iradesini ortaya koyabilme cesareti ile başlar. Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU Yazdı! KİM İNŞA EDECEK?

KİM İNŞA EDECEK? 

Derin ruhsuz buz gibi beton duvarlar manâ ve ruhsal derinliğe sahip olan insana yuva olamaz. İnsanlık adına; çimento demir ve çakıl taşlarından müteşekkil beton duvarları yan yana, üst üste dizmek  ev yapmak anlamına gelmez  ve gelmemeli. Bir milletin medeniyetinin tohumları önce evlerinde yeşermeye  başlar, sonra sokaklarına taşar, ardından şehirlerine ve devletine yansır iz iz, nefes nefes… 

Bugün apartmanlarımızın beton duvarlarına baktığımızda yalnızca bir mimari değişim görmüyoruz. Aynı zamanda aile yapımızın kopuşlarını ve yol ayrımlarını, komşuluk ilişkilerimizin, birlik bütünlük bilincimizin ve kültürel hafızamızın nasıl dönüştürüldüğüne de şahit olmaktayız. 

Eskiden Türk-İslam şehirlerinde evin kalbi salondu. Bütün kapılar o salona açılırdı ve ailenin muhabbet ritmi orada atardı. O salon sadece bir oda değil; ailenin buluştuğu, büyüklerin sözünün dinlendiği, çocukların terbiye aldığı, misafirlerin ağırlandığı bir mektepti. 

Bir genç odasından çıktığında dedesiyle karşılaşır  selâmlaşır ve şakalaşır, annesinin halini hatrını sorar, babasının duasını alarak güne başlardı. İnsanlar aynı çatı altında yalnızca kendi nefsi  ve temel ihtiyaçları için yaşamaz, birbirleriyle duygusal ve sosyal temas içerisinde olurlardı. Bu ise inceden inceye sevgiyi, merhameti, saygıyı ve aileye olan aidiyet duygusunu perçinlenmesine zemin oluşturmaktaydı.  

Bahçelerde eyvanlar bulunurdu. Çiçeklerle süslenmiş bu alanlar yaz akşamlarının sohbet mekânlarıydı. Komşuluk burada yaşanırdı. Mahalle kültürü burada oluşurdu. Aile bağları burada güçlenirdi. Ailenin, akrabanın ve hatta komşuların ihtiyaç ve sosyal yaşam münasebetleri burada paylaşılırdı.  

Bugün ise modern mimari bize bambaşka bir hayat dayatmakta. 

Uzun bir koridor düşünün. Bu koridorun iki tarafına boncuk gibi dizilmiş odalar…  Herkes odasından çıkıyor, kimse kimseyi görmüyor. 

Salon artık evin merkezi değil, koridorun sonunda bulunan bir geçiş alanına dönüşmüş durumda. Kopuk ve yalnızlaştırılmış mekanlar silsilesi…     

Bir de yetmezmiş gibi bilmem kaçıncı katta gökyüzünde beton duvarlar arasına sıkışıp kalıyorsunuz. Toprağa ulaşabilmeniz için, sizi  metrelerce aşağıya götürecek olan merdivenlere  veya asansöre ulaşmamız gerekiyor. 

Mimari değiştiği için yaşam alanları, yaşam alanları değiştiği için  insan ilişkileri de değişiyor. Çünkü mimari sadece beton ve demir değildir. Mimari aynı zamanda sosyal davranış ve sosyal kültür  üreten bir mekanizmadır. Bir millet nasıl evler inşa ediyor ise  zamanla o evler de o milleti yeniden inşa eder. 

 Bugün gençlerin ailelerinden uzaklaşmasını, yalnızlaşmasını ve bireyselleşmesini yalnızca teknolojiye veya sosyal medyaya bağlamak eksik bir değerlendirmedir.Mekânlar da insanı şekillendirir. Koridor kültürü zamanla ben  kültürünü üretir. Kapalı kapılar zamanla kapalı gönüllere dönüşür. 

Peki neden böyle oldu? 

Çünkü son yüz yılda şehirlerimizi inşa ederken kendi medeniyet kodlarımızı terk ettik. Köklerimizin ve tarihi kodlarımızın  anlayışını değil, Batı'nın  apartman mantığını örnek almaya çalıştık. Lâkin  batıdan aldığımız her örnek gibi,  onu da eksik ve çarpık bir şekilde aldık. Kendi iklimimizi, aile yapımızı, komşuluk kültürümüzü ve inanç dünyamızı dikkate almadan, özümüze yabancı popüler kültürün  ithal şehir modellerini uyguladık. Daha da önemlisi, mimarlık eğitimimizi ve mesleki anlayışımızı büyük ölçüde Batılı normlara göre şekillendirdik. 

Bugün Türkiye'de mimarlık fakültesinden mezun olan bir mimar, belirli kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra proje çizip imza atabilmektedir. Ancak dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde durum farklıdır. 

Japonya'da bir mimarın üst düzey proje yetkisi alabilmesi için mezuniyet sonrasında yıllarca uygulama tecrübesi edinmesi ve zorlu ulusal sınavları geçmesi gerekir. 

İngiltere'de tam yetkili bir mimar olabilmek için eğitim, staj ve mesleki yeterlilik süreçleriyle birlikte yaklaşık yedi yıllık bir yolculuk tamamlanır. 

Almanya ve birçok Avrupa ülkesinde ise mesleki deneyim ve uzmanlık süreçleri tamamlanmadan tam yetki verilmez. 

Burada dikkat edilmesi gereken nokta bir mimarın liyakat sürecinin oluşmasındaki sürenin uzunluğu değildir. Aynı zamanda  mimarın hangi medeniyet  değerleri  ve ölçüsü  ile yetiştirildiğidir. 

Bir mimar yalnızca bina çizmeyi öğrenmez.İnsanın nasıl yaşayacağını da tasarlar. Öyleyse bir  mimar aynı zamanda; bir insanın nasıl düşüneceğini, ne hissedeceğini ve hangi ölçüler içerisinde ne şekilde nelerle iletişim ve irtibat kuracağını da tasarlar. Kısaca ifade etmek istediğim şu ki toplumsal psikoloji ve sosyal yaşamın ince ayarları da mimarın kaleminden çıkar. Eğer eğitim sistemi kendi tarihini, kültürünü ve medeniyet birikimini yeterince öğretmiyorsa ortaya çıkan projeler de o toplumun ruhunu ifade etmekte nakıs kalır. 

Çünkü şehirlerimizi inşa ederken kendi hafızamızdan uzaklaşıyoruz. 

Oysa ecdadımızın  eserlerine baktığımızda yalnızca taş ve kubbe görmeyiz. Orada insanı merkeze alan bir medeniyet anlayışı görmekteyiz. Mahremiyet ile sosyalliğin dengelendiği bir yaşam düzeni görmekteyiz. İnsanın Rabbi ile, ailesiyle, komşusuyla ve şehirle olan bağını güçlendiren bir tasarım anlayışı görmekteyiz. 

Çözüm ise açıktır. Mimarlık eğitimleri yeniden gözden geçirilmelidir. 

Türk-İslam şehircilik tarihi ve geleneksel konut kültürü mimarlık fakültelerinde temel dersler arasında yer almalıdır. 

Mimar adayları yalnızca betonarme hesaplarını değil, aile sosyolojisini, mahalle kültürünü ve medeniyet tasavvurunu da öğrenmelidir. Yerel yönetimler ve merkezi idare yeni konut projelerinde ailenin bütünlüğünü ve insanın manevi ve psikolojik sağlığını  merkeze alan mimari standartlar geliştirmelidir. 

Bugün beton yığınları arasında kaybettiğimiz şey, pek tabi yalnızca mimari değildir. 

Ellerimizden kayıp giden; komşuluk, aile, aidiyet ve medeniyet tasavvurudur. 

Türkiye'nin ikinci yüzyıldaki büyük yürüyüşü büyük hayati bir önem arz etmekle beraber,  yalnızca savunma sanayisinde, kentsel altyapısal unsurlarda değil; ancak kât’a kendi medeniyet köklerinden beslenen şehirler işa edebilmesinde  de yatmaktadır. 

Çünkü şehirlerimizi yeniden inşa etmek;  mimar Turgut Cansever'in de ifade ettiği üzere “ Şehri imar ederken, nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder. “  sözünde vurguladığı gibi insanı  merkeze  alan aidiyet duygusunu güçlendiren, sosyal alanlar oluşturmaya değer vermemiz gerekmiyor mu?   

 Ve unutulmamalıdır ki; bir milletin medeniyet iddiası sadece söz ile değil, kendi öz  kültürünü evrensel bilim akıl hukuk ve sanatla harmanlayarak, geçmişini hiçe saymadan geleceğe yön verme iradesini ortaya koyabilme cesareti ile başlar.

Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve nethaberler.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.