GÖRMEZDEN GELDİĞİMİZ İNTİHAR GERÇEĞİ, SESSİZ ÇIĞLIK!
GÖRMEZDEN GELDİĞİMİZ İNTİHAR GERÇEĞİ, SESSİZ ÇIĞLIK!
Türkiye’de son yıllarda sessizce büyüyen bir karanlık var; ne manşetlerde gerektiği kadar yer buluyor ne de toplumsal vicdanın merkezine yerleşebiliyor, çünkü intihar dediğimiz o ağır, o ürkütücü kelime hâlâ konuşmaktan kaçındığımız, üstünü örttüğümüz, görmezden gelerek yok olacağını sandığımız bir gerçeklik olarak hayatlarımızın kıyısında değil, tam ortasında duruyor ve biz buna rağmen gündelik telaşlarımızın konforlu körlüğünde ilerlemeye devam ediyoruz.
GÖRMEZDEN GELDİĞİMİZ İNTİHAR GERÇEĞİ, SESSİZ ÇIĞLIK!
Zeynep Merçan | İstanbul
Oysa her bir intihar vakası, yalnızca bir bireyin hayatına son vermesi değil; bir ailenin dağılması, bir annenin ömür boyu sürecek bir sessiz çığlığı, bir babanın içine gömdüğü utançla karışık çaresizliği, bir çocuğun anlamlandıramadığı eksiklik duygusu ve en önemlisi bir toplumun kendi insanına yeterince dokunamamasının, yeterince duyamamasının, yeterince anlayamamasının acı bir itirafıdır.
Bugün ekonomik sıkıntılarla boğuşan, gelecek kaygısıyla nefes alamayan, yalnızlık duygusunun giderek derinleştiği şehirlerde kalabalıklar içinde kaybolan, sosyal medyanın sahte mutluluk vitrinlerinde kendini eksik ve yetersiz hisseden binlerce insan, aslında görünmez bir uçurumun kenarında yaşamaya çalışıyor; fakat biz hâlâ başarı hikâyeleri anlatmayı, güçlü görünmeyi, “geçer” demeyi, “sabret” diye öğüt vermeyi tercih ediyoruz çünkü gerçeklerle yüzleşmek cesaret istiyor ve bu cesaret bizde giderek azalıyor.
Psikolojik destek hâlâ bir lüks gibi görülüyor, yardım istemek zayıflık sanılıyor, insanlar içlerinden geçen o karanlık düşünceleri dile getirecek bir alan bulamadıkları için susuyor ve sustukça daha da derine gömülüyor; oysa bir insanın “dayanamıyorum” demesi, aslında hayata tutunmak için attığı son çığlıkken biz bu çığlığı ya duymuyoruz ya da duymamayı seçiyoruz.
Emily Dickinson:
“Sessizlik, bazen çığlıktan daha çok konuşur; intihar, çoğunlukla sessizliğin en derin yankısıdır.”
En acı olan ise, intihar edenlerin ardından kurulan cümlelerin çoğunlukla aynı olmasıdır: “Hiç belli etmiyordu”, “Güler yüzlüydü”, “Her şey yolunda gibiydi”… Demek ki biz sadece görüneni görüyor, gösterileni kabul ediyor ve derinlere inmeyi, gerçekten sormayı, gerçekten dinlemeyi ihmal ediyoruz; çünkü birinin ruhuna temas etmek, onun acısına ortak olmayı, sorumluluk almayı, belki de kendi karanlığımızla yüzleşmeyi gerektiriyor.
Bu ülkede insanlar sadece ekonomik krizlerle değil, duygusal yoksullukla, anlayış eksikliğiyle, değersizlik hissiyle de mücadele ediyor ve ne yazık ki bu görünmeyen yaralar çoğu zaman en ölümcül olanlar haline geliyor; çünkü fiziksel yaralar kanar ve fark edilir, ama ruhun içten içe çürümesi çoğu zaman sessizdir ve bu sessizlik en büyük tehlikedir.
Sylvia Plath der ki:
“İntihar, yalnızca bir kişinin ölümü değildir; ardında sessiz çığlıklar bırakır, toplumun yüzüne bakar ve suskunluğuyla hesap sorar.”
Artık kabul etmemiz gereken bir gerçek var: İntihar bireysel bir zayıflık değil, toplumsal bir kırılmadır ve bu kırılma giderek büyüyor; bu yüzden meseleye sadece bireyler üzerinden değil, eğitim sisteminden aile yapısına, ekonomik düzenden sosyal ilişkilere kadar geniş bir perspektiften bakmak zorundayız, aksi takdirde her kayıp, bir sonrakinin habercisi olmaya devam edecek.
2024 yılında Türkiye’de intihar sonucu hayatını kaybeden kişi sayısı yaklaşık 4.460
Bu sayı, bir önceki yıl olan 2023’teki 4.089 vakaya göre artış göstermiştir.
Aynı zamanda bu rakam, son yılların en yüksek seviyelerinden biri olarak kaydedilmiştir
Belki de yapmamız gereken en basit ama en zor şey, birbirimize gerçekten bakmak, gerçekten sormak ve cevabı gerçekten dinlemek; çünkü bazen bir insanı hayatta tutan şey büyük çözümler değil, sadece anlaşıldığını hissettiği tek bir andır ve biz o anı yaratmayı başaramadığımız sürece, bu sessiz kayıpların sayısı ne yazık ki artmaya devam edecektir.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Zeynep Merçan
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.