Faysal ATMACA: ARDAK!
Faysal ATMACA: ARDAK!
ARDAK (İçimizdeki Sessiz Çöküş)
“Ardak” kelimesi, Anadolu irfanının kadim dilinde sıradan bir biyolojik bozulmadan çok daha derin bir yarayı anlatır: Sessiz, sinsî, damarlara sızan ve fark edilmediğinde kaçınılmaz yıkıma götüren içten çöküşü. Dışarıdan heybetli görünen ulu bir çınar düşünün; gövdesi dimdik, dalları göğe meydan okur, yaprakları bahar rüzgârıyla dans eder. Fırtınalara, baltalara, kuraklığa direnir. Ama ardak içe yerleşmişse –o kırmızımsı, mantarlı çürüme– ağaç artık canlı değil, yalnızca devrilmeyi bekleyen bir kabuktur. En hafif esintiyle yere serilir, kökleri toz olur.
Bugün iktidar bünyesindeki en büyük tehlike, sandıkta pusuda yatan rakipler değil; tam da bu içteki ardaktır. Zaferlerin ışıltısı altında gizlenir, ta ki çöküş kapıyı çalana dek.
Çürümenin ilk halkası, hiçbir şeyi beğenmeyen, her şeyi bildiğini sanan ama aslında cehaletinin bataklığında debelenen “az bilmişler”dir. Sahada toz yutmamış, alın teri dökülmemiş, bedel ödememiş bu tipler; fildişi kulelerinden en kusursuz stratejiyi kendilerinin bulduğuna yemin ederler. Gerçek bir sorunu dile getiren emektarı “vizyonsuz” diye damgalar, sustururlar. İstişare ölür; yerine dalkavukluktan örülmüş sahte bir onay makinesi kurulur. Tıpkı sıkıyönetim yıllarındaki o trajikomik sahne gibi: İstanbul Belediye Başkanı albay, Cuma namazında yanına çöken Hamdi’yle selam verir. Başkan sağa dönerken Hamdi sola eğilir ve “ve aleyküm selam” der. Bu, sadakatin değil, kör taklidin, çıkarcı taklidin acı bir karikatürüdür. Yakın tarihimizde de benzerleri var: Sosyal medya kürsülerinden ahkâm kesen “içeriden uzmanlar”, partilerin iç tartışmalarını zehirler; sahada ter dökenleri küçümseyerek kendi sığlıklarını ifşa ederler.
Daha yıkıcı olanlar ise ağacın en tatlı meyvelerini kemiren, suyunu son damlasına dek emen “dahili parazitler”dir. Yıllarca sistemin sunduğu makamları, rütbeleri, nimetleri büyük bir açlıkla yutarlar; doymazlar, çünkü açlıkları ruhlarının derinliğinde. En ufak sarsıntıda, çıkarları zedelendiğinde, sanki o nimetleri hiç tatmamış gibi bir anda saf değiştirirler. İçeriden topladıkları sırları, biriktirdikleri hıncı yıkıcı propagandaya çevirirler. Bunlar için “dava” bir bayrak değil, geçici bir basamaktır; basamak sallandığında ilk iş bayrağı ateşe vermektir. Tarih buna benzer oportunistlerle dolu: Osmanlı’nın son dönemlerinde, sarayı ve devleti sömüren bazı vezirler –Köprülüler gibi güçlü aileler hariç– reformları boğmuş, entrikalarla içten kemirmişlerdir. Yakın dönemde ise, yıllarca iktidarın nimetlerinden faydalanan eski bakanlar, vekiller; bir anda muhalif saflara geçip eski yoldaşlarını sırtından vurmuşlardır. Sovyetler’in çöküşünde parti ayrıcalıklarından nemalanan bürokratların Glasnost’la “demokrat” kesilmesi gibi; Türkiye’de de bazı isimler, konfor alanları sallanınca ilk terk edenler olmuş, içeriden bilgi sızdırarak yıkımı hızlandırmışlardır. İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ın yakın zamandaki ifadesi gibi: “Üstümüze yapışan parazitler veya çizgisinde sabit duramayanlar” – bu, tam da o iç muhasebenin bir yansımasıdır.
Her uzun iktidarda başlangıçtaki fedakâr omuz verenler yorulur; yerlerine sistemi taşıyanlar değil, onu konforlu bir sığınak olarak görenler geçer. Sloganı ezberlemişlerdir ama fikrin sancısını çekmemişlerdir. Yetkiyi kalkan gibi kuşanır, sorumluluk anında gölgelere sığınırlar. Eleştiriyi “ihanet” diye damgalarlar; oysa asıl ihanet, hataları gizleyerek bünyeyi zehirlemektir. Bu, bir nehrin yatağını kemiren gizli akıntı gibidir: Yüzey sakin, derinlerde toprak oyulur.
Ardak gürültüyle değil, fısıltıyla ilerler. İçi sağlam ağaç fırtınalara göğüs gerer; içi boşalmış gövdeyi devirmek için bir yaprağın düşüşü yeter. O rüzgâr bazen küçük bir ekonomik sarsıntı olur –1929 Buhranı gibi temelleri sarsan– bazen görmezden gelinen bir adaletsizlik –Fransa Devrimi’nde sarayın lüksü karşısında halkın açlığı– bazen küstürülen fedakâr taban –Osmanlı’da Yeniçerilerin isyanı gibi, sadakatleri sömürülenlerin başkaldırısı. Ve bir bakarsınız, yılların emeği toz duman olur. Herkes “Nasıl oldu?” diye haykırırken, aslında olan yeni değildir; içteki boşluk dışa vurmuştur.
Bu yazı muhalefet çığlığı değil; bir bünyenin kendi kendini imha etmemesi için samimi bir uyarıdır. Gerçek dost, fırtına koptuğunda kaçan değil; fırtınadan önce çatlakları haber verendir. Ardak fark edilmezse ne liderin karizması kurtarır, ne geçmiş zaferler siper olur, ne muhalefetin acemiliği kalkan sağlar.
Bugün yapılması gereken açıktır: İç eleştiriyi nimet bilmek, liyakatsiz sadakati değil sadakatli liyakati taçlandırmak, imkanları sömürüp gövdeyi kemiren parazitleri kökünden söküp atmak. Aksi halde tarih, ardaklanan ulu ağaçların hazin devriliş destanlarıyla doludur vesselam – ve her biri, sonsuz bir uyarı olarak yankılanır.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.